YİRMİNCİ YÜZYILIN KARİKATÜRÜ

CARTOON OF THE 20th CENTURY

 

 

NEZİH DANYAL

 

YENİ ÇAĞ YENİ UMUT

 

Üzerinde yaşadığımız gezegende zaman diye tanımlanan, milyar yıllarla anılan bir kavram kapsamında kısacık bir zaman dilimini, bir yüzyılı geride bıraktık.

Bu yüzyılda evrimler, devrimler, karşı devrimler, savaşlar, barışlar, yokolan devletler, kurulan devletler oldu. İnsanlık sürdü, sürüyor.

İnsanın yaşamı düşünme, algılama, yorumlama yeteneği ve isteği geçen yüzyılda da iletişim araçlarının hızla gelişmesine neden oldu.

Bir iletişim aracı olan karikatür yüzyılın başında, çizilen bir resmin altına yazılan kısa bir fıkradan oluşuyordu.

Resim sanatının gelişimi, özellikle resimde çizginin öne çıktığı resim akımları karikatür sanatını da etkiledi.

Saul Steinberg’in öncülüğünde karikatürden yazı kalktı ve karikatür salt çizgiyle anlatım yapan bir sanat dalı oldu.

İletişim araçlarının ve baskı tekniklerinin gelişimi de karikatür sanatının evrensel bir dil olmasını sağladı.

Bu yüzyılın önemli özelliklerinden biri olan tüketim anlayışının değişimi, karikatür sanatını da etkiledi. Konuşma balonları içindeki yazılı espriyi çizgiyle bütünleyen, okunup anında tüketilen karikatürlerin yeraldığı mizah dergileri yaygınlaştı.

Ancak yüzyılın sonunda, çizgiyle anlatım yapan karikatür de, okunan karikatür de kendini yineleyerek karikatür sevenleri karikatürden soğuttu.

Bunda küreselleşme denilen yeni dünya görüşünün tekdüze kültürünün büyük etkisi oldu.

Oysa karikatürün yaygınlaşması için her gün gelişen iletişim olanakları, özellikle internet gibi bir ortam ve çizilecek çok şey var.

Beyin uzmanlarına göre, yazısız karikatürü anlamak için beynin iki lobunun da kullanılması gerekiyor. Yazı destekli, okunan karikatürün anlaşılması için beynin tek lobunu kullanmak yeterli oluyor.  

Yeni yüzyılda, yeni karikatürcülerle, yeni anlatım biçimleriyle karikatür de kendini yenileyecek ve insanları beyinlerinin iki lobunu da kullanmaya zorlayarak onların ortak dili olmayı sürdürecektir.

 

NEW AGE, NEW HOPES

 

We have left behind a century, a very short period of time for the planet we live on where the concept of time relates to billions of years.

It was a century of evolutions, revolutions, counter-revolutions, wars, peace agreements, collapsing states and new states. Humanity kept on and is still keeping on.

The ability and desire of the human being to ponder on life, perceive and interpret, resulted in the rapid development in means of communication during the past century.

At the beginning of the century, cartoons, as a means of communication were composed of a drawing and a short anecdote written under it.

The advancement of art, and particularly trends in art that stress the drawing influenced cartoon art.

Captions were removed from cartoons with the pioneering efforts of Saul Steinberg and cartoons turned into an art form that expresses ideas in drawings.

The improvement of means of communication and printing technologies, ensured the cartoon art to become a universal language.

As an important feature of the past century, the change in consumption patterns influenced the cartoon art as well. Humour magazines that publish cartoons composed of written jokes and drawings, and that are read and instantly consumed became widespread.

However, towards the end of the century, both captioned and captionless cartoons repeated themselves resulting in a loss of interest on the viewers’ side.

The monotonous culture of the new conception called “globalisation” had a great influence on this consequence.

Yet, there are steadily advancing facilities of communication, a medium such as Internet and many things to be drawn for cartoons to become even more widespread.

According to brain specialists, both lobes of the brain should be used to understand a captionless cartoon. Using a single lobe of the brain is enough to understand a readable cartoon aided by a caption.

In this new century, cartoon art will renew itself with new cartoonists and new forms of expression, and force people to use both lobes of their brains as their mutual language.

 

 

FERRUH DOĞAN

 

GÖR AMA BEKLEME

 

Dünya bir globalizme doğru gidiyor. Birçok değerler değişiyor, ya da yok oluyor, yenileri geliyor.

Bu arada mizah ve karikatür de değişiyor ya da değişmek için çırpınıyor. Eski yılların muhalefeti ve eleştirisi de etkisini kaybediyor. Kimse amma da yazmış, amma da çizmiş demiyor. Bizim memleketimizde biz bunu daha elle tutulur görüyor, yaşıyoruz.

Geçen gün İlhan Selçuk, eskiden adliye koridorlarından vakit bulup gazeteye gelip yazı yazardım artık hiçbir savcı beni çağırmıyor, diye yazıyordu. Savcının çağırmaması iyi bir şey, ama şimdilerde ne oluyor ki artık yazar çizer adliyeye çağırılmıyor. Demokrasi, insan hakları yerine oturdu mu?, gelir dağılımı düzeldi mi?, bir zamanlar eleştirdiğimiz düzen düzeldi mi? yoksa yazar–çizer isyan etmiyor mu?

Globalizm, küreselleşme sarmış her tarafımızı. Karikatürcünün, mizahçının bu olgu üzerine düşünmesi ve yeni bir çizgi ve yazı biçimi, içeriği ile yenileşmesi gerek.

Ya da yeni bir çizgi, yeni bir yazı yaratması gerek.

Hepimize bekle ve gör yerine, gör ama bekleme, diyorum.

 

SEE BUT DON’T WAIT

 

The world is verging to globalisation.

Several values are changing or vanishing or being replaced by new ones.

In the meanwhile, humour and cartoons are changing or striving to change. The opposition and criticism of old times are losing their power. Nobody says “What a caption, what a cartoon!” anymore. In our country we can observe and experience the change more concretely.

The other day İlhan Selçuk wrote: “I used to return to the office and wrote when I could find time from running around the halls of the law courts. But nowadays prosecutors don’t call me anymore.” It is good that the prosecutors don’t call him, but why aren’t the intellectuals summoned to the court nowadays? Have democracy and human rights been firmly established? Has the distribution of income improved? Was the regulation we have criticised so much in the old days amended? Or are the intellectuals not rebelling anymore?

Globalism has encircled us. Cartoonists and humorists should ponder on this phenomenon, and renew themselves devising a new style of drawing and writing and a new content.

I’d say, let’s see but not wait, instead of waiting to see.

 

 

 

PETER NIEUWENDIJK

 

ARTIK YOK…

 

21. Yüzyıl ve Karikatür

Önümüzdeki yüz yıl boyunca dünya, geçtiğimiz yirmi yüzyılda olduğu gibi yeniden değişecek. Artık kişisel temaslar yok. Asla yüz yüze gelmek yok. Soyutlanma. Bireysellik. Kopuk ilişkiler. İlgisizlik. İki bin yılın sonlarına doğru çoktan başlamıştı, önümüzdeki yıllarda gelişmesini sürdürecek.

Alışverişe çıkmaya gerek yok; ister alışveriş listenizi e-postayla gönderin, ister milyonlarca web sitesinden birine bağlanın. Özel şirketler yiyecek veya yiyecek olmayan siparişlerinizi seve seve kapınıza getirirler.

Doktora mı danışacaksınız? İnternet’te “kendi tümörünüzü lazerle nasıl tedavi edersiniz” sayfasındaki talimatları yerine getirin.

Seks mi? Sanal gerçeklik yoluyla tatmin olabilirsiniz.

İlginç bir sohbet? Dünya çapında binlerce sohbet odasından birini kullanın. Aynı anda, farklı diller konuşan birçok insanla sohbet edebilirsiniz.

İşe mi gideceksiniz? Saat dokuzla beş arası patronunuzun sitesine bağlanın ve ne yaptığını veya sizin ne yapmanızı istediğini ekranda görün.

Karikatürcüler için hâlâ iş imkânı var mı?

HAYIR. 21. Yüzyılda herkes karikatürcü olabilir.

Artık konularla, fikirlerle, belgelerle, tartışmayla, özel malzemeyle, mürekkeple, boya kalemleriyle, kâğıt ebatlarıyla veya özgüvenle boğuşmak yok.

Konu, fikir, politika ve araçlarla ilgili bilgileri “Hazır Mizah no.4711” adlı bilgisayar programına yükleyin. Baskı seçenekleri ikonunu tıklayıp seçin: siyah-beyaz, renkli, çizgi türü, kalem türü, parlaklık, her neyse. Kendiliğinden ortaya çıkan karikatürü ekranda kontrol edin, memnun kalmadıysanız bilgisayara değişikliklerle ilgili komutlar verin. Karikatürü kaydedin ve bilgisayarınıza kullanıcılara ekli dosya olarak göndermesini emredin. Banka hesap numaranızı belirtin. Eserinizin çalınmasını önlemek için, kullanıcıların dosyayı açabilmek için kredi kartı numaralarını alan bir koruma programı ekleyin. Böylece önce parayı bastırsınlar, sonra karikatürü alsınlar.

Özel olarak geliştirilmiş “Hazır Mizah no.4711” programını alabilecek kadar zengin olan herkes, her gün biraz daha zengin olacak.

Hayatta kalacak karikatürcüler için zaman akıp geçiyor.

Yeniden eğitime başlayın. Kısa zamanda yeni bir meslek edinmeye çalışın.

İyi bir mizah anlayışınız olmalı. Bu yüzden, gençlerin geçmişte kalan meslekler konusunda bilgilendirildikleri, eski günleri anmak için düzenlenen özel gecelere davet edilmeniz mümkün. Fıkralar anlatır, toplarla numaralar yaparsınız.

Ya da… Dünyayı gördünüz, hayatın birçok yolunu kat ettiniz, onun için de evlere yiyecek vs. gönderen firmalara toptancılık yapabilirsiniz.

Bol şans.

 

NO MORE...

 

21st Century & Cartoons

The next 100 years, the world will change once again as it did already in the last twenty centuries. No more personal contact. Never face to face. Isolation. Individuality. Loose contacts. Lack of interest. It has already started in the latest two thousand years and will continue its development in the uncoming years.

Shopping is not necessarily; just order by sending your shoppinglist by e–mail or log in on one of the million web–sites. Special firms gladly deliver your food or non–food at your home–address.

Consulting a doctor? Just follow the instructions on internet “how to laser your own tumor”.

Sex? Get your satisfaction through virtual reality.

Interesting conversation? You can use a chat box on one of the thousand world–wide chat boxes. You may even have a conversation with several people in different languages at the same time. Going out for work? Just log in on the net of your employer from nine to five and see on the screen what he is doing or what he wants you to do.

Is there still employment for cartoonists?

NO. Everyone can be a cartoonist in the 21st century.

No more struggling with themes, good ideas, documentation, deliberation, special materials, ink, colours, papersize or lack of self-confidence.

Just put all your information about theme, idea, politics, utility in the computer program “Ready–Made–Humor nr. 4711”. Just give a command about printing facilities. Black & white, colour, woodcut style, pencil style, glossy or whatever. Control your selfmade cartoon on the screen, give the computer instruction to make changes if you’re not satisfied. Save your ready–made–creation and order your computer to send it as attached file to the users. Mark your bankaccount. Include a protecting program to prevent stealing your work by asking to give users permission to become known their creditcard number; so they pay first and collect your self–made–cartoon later.

Everyone who is rich enough to buy the special advanced “Ready–Made–Humor 4711”–program can become richer every day.

For cartoonists who will survive time is running.

Retraining. Try to find soon another profession.

You supposed to have a sense of humor. So it’s possible that you’ll be invited on special evenings about the good–old–times on which young people like to be informed by professions from the past. You can tell jokes or you may act like a juggler.

Or... you’ve seen the world, you know many ways through life, so you can always be a supplier for firms bringing food & non–food to several homes.

Good luck.

 

 

TURHAN SELÇUK

 

GRAFİK MİZAH – 2000

 

Geçtiğimiz yüzyıl, karikatürün evrim çağı oldu. Bu sevimli sanat yazıdan arındı; gelişti, yaygınlaştı, etkinleşti ve “Grafik Mizah” adını aldı.

Üçüncü bin yılın mizah çizeri, çizgiyle düşünen, anlatmak istediğini, eleştirisini, esprisini çizgi aracılığıyla sunan sanatçı olacaktır. Bu çizgi mizahla yüklüdür ya da, çizginin eğiliminde mizah olmalıdır..

Evrensel çelişkinin diyalektiğinde insan çelişkisi, mizah çizerinin ham maddesidir. Bu ham madde sanatçının kendine özgü bakış açısı içinde değerlendirilir, mizahla yoğrulur ve çizgiye dönüştürülür.

Üçüncü binyıla ulaşan karikatür sanatçısının çalışmaları, arayışları bu yolun paralelinde olmalıdır..

 

 

GRAPHIC HUMOUR-2000

 

The past century has been the evolution period of cartoon. This delightful art cleared from caption, improved, became widespread, more effective and assumed the title “graphic humour”.

The humorist of the third millennium should be an artist, who thinks with and presents his humour by means of his drawings. Drawings should be loaded with humour or humour should lie in the inclination of the drawing.

The raw material of a humorist is the human conflict in the dialectics of universal conflict. This raw material is evaluated within the framework of the artist’s own opinion, then kneaded with humour and transferred into a drawing.

The work and search of the cartoonist that has reached the third millennium should be parallel to this route.

 

 

SERVER TANİLLİ

 

YÜZYILLIK ZENGİNLİK

 

20. yüzyılı bitirip 21. yüzyıla girmek, geçmiş yüzyıldaki kültürel birikimimizi değerlendirmeyi gündeme getirirken, elbet karikatürümüz  üzerinde de durulacaktı. Hatırlatmaya hiç lüzum yok: Pek eski ve derin bir mizahımız var; onun bir parçası olan karikatür ise, çağdaş dünyaya girişimizle kültürümüzde yer alıyor. Bilinen ilk Türk karikatürü, 1870 yılında Diyojen dergisinde yayımlanmıştır. Demek ki, karikatürümüz 130 yaşında bu yıl. Ama bu soylu sanat, 19. yüzyılda kültürümüze adımını atsa da, asıl büyük ve anlamlı gelişmesini 20. yüzyılda  yaptı. O gelişmeyi ana çizgileriyle hatırlamakta ve hatırlamakta yarar var.

Kültürümüzün en zengin yanlarından biri o gelişmede...

* * *

İçinde mizahın, nüktenin, latifenin, bu arada iğnelemenin, eleştirinin, dahası yerden yere vurmanın karıştığı karikatürün güldürmesine, zaman zaman yol açtığı kahkaha tufanına bakmayın; tehlikeli bir sanattır o. Kimsenin gözünün yaşına bakmadığı için, yarası olan gocunur ve ilk fırsatta da karşısına dikilir. Hele politika alanı, siyaset kadroları, iktidarlar fazla hoşgörülü olmamışlardır karikatüre; despotlarsa can düşmanıdır.

Diyojen dergisinin yayımlanmaya başladığı 1870’li yıllar, ülkemizde “meşrutiyet” arayışlarının yoğunlaştığı yıllardır da: 1876 Anayasası, ilk parlamento derken, karikatür, demokratikleşmenin taşlarını döşemede hizmete girer. Ama mutlakiyet buna izin vermez; ilk fırsatta meşrutiyetin filiz halindeki kurumlarıyla beraber, karikatür de yasaklanır.

Ne var ki, kavga Avrupa’ya taşınır ve orada sürer. Otuz yıl devam eden Abdülhamit despotizmine amansız muhalefet edenlerden biri, karikatürdür. İlk büyük temsilcisi, karikatürcü Cem de o yıllarda yetişir.

1908 Devrimi olur. Ancak, Abdülhamit’e karşı – Avrupa çapında – bir karikatür kampanyası açtıran, karikatürü bir silah sayıp destekleyen İttihat ve Terakki Partisi, iktidara geçtikten sonra, mizaha ve karikatüre karşı baskıya kalkışmaktan da uzak durmaz.

Birinci Dünya Savaşı patlar; sonunda imparatorluk parçalanır ve paylaşılır. Ama aynı günlerde, yeni bir devletin temellerini atacak Ulusal Kurtuluş Mücadelesi başlamıştır. İşgalcileri, İstanbul hükümetini tutanlara, Aydede dergisine karşı Güleryüz dergisi, emperyalizme karşı Anadolu’daki büyük direnişin saflarında yerini alır, savaşanları yüreklendirir.

Karikatürümüzde çizgi ve içerik yönünden asıl büyük gelişme Cumhuriyet’le ve Cemal Nadir’le gerçekleşir. Onun Cumhuriyet devrimlerini ve çağdaş yaşamı savunan karikatürü, İkinci Dünya Savaşı başladığında da faşizme karşı barışın yanında yer alır. Savaşın arkasından, Türkiye demokratikleşme sürecine girdiğinde, karikatür demokratik değerlerin savunuculuğunu üstlenecektir.

Demokrat Parti gericiliğine karşı 27 Mayıs aydınlığıyla, toplumun önüne dikilen bir barikat daha yıkılır; ve emek, emekçiler, sınıf çelişkileri, patronlar, emperyalizme karşı mücadele gündeme girer. Karikatür de, bu değerlerin kavgasına soyunacaktır.

Sonra yeniden gericilik, 12 Eylül, 80’li ve 90’lı yıllar...

Türkiye’nin 20. yüzyıldaki tarihi, büyük iniş ve çıkışların tarihidir: 20’li yıllarda devrim yapmış ve çağdaşlaşma yolunda dev adımlarla ilerleyen bir toplumun karşısına, bir tarihten sonra karşı-devrim dikilir; siyasal gericilik dinci gericilikle kolkola yürür. Ama bütün bu süreç içinde, karikatürümüz, “çürüyüp dökülen”e karşı, hep direnip ayakta kalanı, yeniyi, ileriyi, çağdaşlığı ve devrimi savunmuştur. Bugün yaşlı kuşakla, örneğin bir Turhan Selçuk’la, orta kuşaktan bir Nezih Danyal, Tan Oral ya da Haslet Soyöz, genç kuşaktan bir Semih Poroy ya da Kâmil Masaracı arasındaki farklılık, bir yerde çizgi ve üslup farklılığıdır; yoksa ana felsefe, yani halktan yana, özgürlükten ve demokrasiden yana olma, hepsinde devam ediyor. Üstelik, uluslararası bir düzeyde ve onunla içiçe.

Böylece, yeni bir yüzyılın eşiğinde durup da arkaya baktığımızda, karikatür sanatımız, kendi içinde ve çağıyla tutarlı olmak bakımından başta geliyor. Bunu, sadece o sanatın temsilcilerinin dürüstlüğü gibi pek kişisel bir nedene bağlamak doğru olmaz; karikatür sanatının bizzat kendisi, statükodan, uzlaşmadan hoşlanmayan; gözü ilerde, daha iyi, daha güzel, daha insanca bir toplum idealine açık bir anlayışı, ancak onu kaldırıyor. Böylesi bir anlayış, karikatür için bir “hayat-memat” meselesidir.

İşte, çağdaş Türkiye’de, karikatür sanatçıları, yalnız çizgi ve içerik yönünden kendilerini sürekli yenilemekle kalmadılar; “daha insanca bir toplum”u sezdirdiler ve ona giden yolun taşlarını döşediler.

Karikatürümüz, zenginliğimiz ve övüncümüzdür bizim...

 

FORTUNE OF A HUNDRED YEARS

 

As a re-evaluation of our cultural accumulation of the past century became a part of the agenda, cartoon art had to be one of the topics discussed. There is no need to remind. We have a very profound and deeply rooted tradition of humour. Being a part of that tradition, cartoons befall our culture with our entrance to the modern world. The first known Turkish cartoon was published in the Diyojen magazine in 1870. Thus, Turkish cartoons are 130 years old now. However, although this noble art set foot in our culture during the 19th century, it realised its greatest and most significant improvement during the 20th century. It will be helpful to remember and remind the improvement in general terms.

One of the richest parts of our culture lie in that improvement.

* * *

Cartooning is a dangerous art regardless of the humour, wit, joke, and the sting or criticism, or even ruthless crushing intrinsic in them, blended with smiles or laughter they lead to every once in a while. It never spares anybody and strikes at the first suitable excuse. Particularly the field of politics, people involved in politics and ruling parties have never been very tolerant to cartoons; tyrants are their mortal enemies.

1870s, when Diyojen was first published, were also the period when the quest for “reformation” in Turkey had intensified. While the 1876 Constitution and the first parliament were in the making, cartoons served in laying the foundation of democratisation. However, autocracy did not authorise these efforts; cartoons were banned together with the newly sprouting institutions of the Reformation period as soon as possible.

The struggle moved and continued in Europe. One of the toughest opponents of Sultan Abdülhamit’s thirty-year long autocratic rule was cartoon. The first great representative of cartoon, namely Cem, was raised during those years.

Then came the 1908 revolution. However, the Union and Progress Party that had enacted a great cartoon campaign in Europe against Abdülhamit, and that had supported cartoons as a weapon, tried to suppress humour and cartoons when it assumed power.

Then came World War I; at the end of the war, the empire collapsed and was parceled out by the victors. But during the same period, the National Liberation War that would lay the foundation of a new state had begun. The Güleryüz magazine opposing the Aydede magazine, occupation forces and the İstanbul government, took sides with the great resistance in Anatolia against imperialists and encouraged the braves.

The greatest improvement in Turkish cartoons in terms of form and content occurred during the Republican era with Cemal Nadir. His cartoons supporting the republican revolutions and modern living, took sides with peace against fascism during World War II. After the war, when Turkey entered a process of democratisation, cartoons became the guardian of democratic values.

With “May 27” intellectualism against the reactionism of the Democrat Party, another barrier set before the society was destroyed and a struggle for labour and proletariat, against class conflicts, bosses, imperialism began. Cartoons ventured the struggle for these values as well.

Then came reactionism again, September 12, 80s and 90s…

Turkey’s history of the 20th century is full of great vicissitudes. Counter-revolution blocked the way for the country that had made a revolution in the 1920s and was advancing with great steps; political reactionism began to walk hand in hand with religious fanaticism. However, during this period, cartoons always supported resistance, innovations, progress, modernity and revolutions against the “corrupt”. The difference between, for instance Turhan Selçuk from the older generation, and Nezih Danyal, Tan Oral or Haslet Soyöz from the middle generation, and Semih Poroy and Kamil Masaracı from the younger generation, is only a difference in drawings and style. The basic philosophy of taking sides with people, freedom and democracy still continues. Moreover, it continues on an international basis.

Thus, as we stand at the threshold of a new century looking back, we see that Turkish cartoon art leads the way with its consistent stance. It wouldn’t be correct to attach this feature to a very personal reason such as the honesty of its representatives. Cartoon art itself, maintains an understanding that dislikes status quo and conformity, with its eyes set on progression and the ideal of a better, fairer and humanitarian society. This understanding is a matter of life and death for the cartoon art.

Consequently, cartoon artists of modern Turkey not only renewed themselves in terms of drawings and content, but also demanded a “more humanitarian society” and laid the foundation of the way leading to that ideal.

Our cartoons are our fortune and our glory…

 

STEPHEN MUMBERSON

 

 

“BU NASIL ÇALIŞIR?” DİYE SORMAYA CESARETİNİZ VAR MI?

 

“Her gelişme, toplumla savaş anlamına gelir”

George Bernard Shaw, “Evlenmek”

 

Az önce bilgisayarım, tuhaf, mekanik bir sesle beni azarladı. Makinenin içinde benzeri birçok ses var, bunun adı Victoria. Düşüncelere dalmama yol açtı – fırın, ekmek kızartma makinesi, bulaşık makinesi ve diğer günlük elektrikli aletler, ne zaman eksiklerimi gidermem için bana akıl verecek ya da hatalarımı öfkeyle karşılamaya başlayacak acaba? Karikatürcülerle mizahçıların 20. yüzyılda ortak bir konuları olduysa, o da insanın modern makinelerle ilişkisidir.

Geçtiğimiz yüzyılda insanoğlunun başına en büyük dertleri açan makine otomobildir herhalde. Otomobil, insanın statüsünü yükselten, trafikte sıkışıp kalma özgürlüğü veren, erkeğin egosunun uzantısı gibi görülen ve erkeğe, aile hayatına katılmak yerine her hafta sonu garaja saklanarak akşama kadar motorun çeşitli parçalarına tapınma olanağı sağlayan bir araçtır. Mizahçı için otomobil, çağdaş kadına karşı geliştirilen kaçış tavrının en önemli yardımcısıdır. Ancak, nedense, otomobil kullanan bir insanın varlığı bile tek başına komik olabilir – erken dönem sessiz filmlerde, otomobilin filmin konusunu sürüklediği ve filmin karakterlerinden biri olduğu görülür. Laurel ve Hardy’i gözünüzün önüne getirebilirsiniz, biri oturduğu yerde sarsılırken, diğeri hem arkadaşının hem de makinenin tahakkümü altındadır. Diğer filmlerde, kuşbeyinli polislerle talihsiz insanlar arasında, kentsel gelişiminin ilk dönemlerindeki Los Angeles sokaklarında gerçekleşen otomobil takip sahneleri bizi hâlâ gülümsetebiliyor.

Belki de, basit bir şeyi sonsuz bir karmaşıklığa dönüştürmek, insanın özelliklerinden biridir – kısacası, herhangi bir şey aksi gidecekse, gider. Bu, uçağın er veya geç yere ineceğini bilmek gibidir, ama ondan önce plastik kutulardaki yiyeceği yemek ve idrar tadındaki içeceği içmek zorundasınızdır – gerçekten talihsizseniz bir de filmi seyretmek zorunda kalırsınız.

Mizahçı için 20. yüzyılın basit gerçeği, biz insanların artık ender olarak yabani hayvanlarla karşılaşmaktan korkmamamız, ama bunun yerine telefondan süt kartonuna, günlük hayatın basit gelişmeleriyle mücadele etmemiz. Kendimizi yok etmemize veya insanın kendi insanlığını ezmesine giden çeşitli yollar, kasabamızın, sokağımızın ya da evimizin hemen köşebaşında duruyor.

Yeni yüzyıla girerken, - bize, işlenmiş peynir, süper tutkalla yapıştırılmış yiyecek kutuları, akıtan tükenmez kalemler, telesekreter cihazı, çalışmayan otomatik kapılar ve kaydedilip tekrar tekrar dinlenen “İyi Günler” mesajı gibi bir nimetler karması sunan mekanik teknolojimizin ürünü – yeni bir can düşmanı elektronik başını kaldırmış bulunuyor: bilgisayar.

İnsanlık, 20. yüzyılın başında otomobil ve telefona yaptığı gibi, makinelere toprak, binalar, statü ve kaynak tahsis etti. Bilgisayarlar daha fazla temas, anlayış ve lüks bir yaşam biçimi vaat ediyorlardı ama çoğu mit gibi, kerameti kendinden menkul bu balonu patlatmak için sivri uçlu bir iğne gerekiyor. 20. yüzyılın karikatürcüsü ve mizahçısından almamız gereken ders, - daha fazlasını değilse bile – ancak kendimiz kadar aptal makineler yapabileceğimizdir. Her neyse, bilgisayarım “Victoria’yı başlatıyorum” diye sesleniyor. “Makineyi açarken ya da kaparken hata yapmadığımdan eminim.” Lütfen beni affet Victoria. Şimdi de bir makineyle konuşuyorum, ama o da bana cevap veriyor.

 

 

DARE TO ASK THE QUESTION “HOW DOES IT WORK?”

 

“All progress means war with society”

George Bernard Shaw, “Getting Married”

 

The computer has just told me off in a strange mechanical voice, one of many voices within the machine and this one is called “Victoria”. It gives me time to muse – how long before the cooker, toaster, washing machine and the various other common electrical goods will be advising me on my inadequacies or being indignant at my mistakes. If there’s been a common theme of the cartoonist and humorist in the 20th century, it is man and his relationship to modern machines.

The major machine that has plagued man this past century must be the car. It is a machine which gave status, the freedom to be stuck in traffic jams, seen as an extension of a man’s ego and a means for the family man to hide away in the garage each weekend and worship the various engine parts to late in the evening, rather than deal with family life. The car, for the humorist is the greatest aid to misanthropic attitude towards modern women. But somehow, the mere presence of a human driving a car appears humorous – as can be seen in the early silent films where cars literally push forward the plot and were characters in the films. Laurel and Hardy can be pictured in the mind, one barely jolting on the seat and the other dominated by both friend and machine. In other films, car chases involving harebrained police and hapless individuals, charging around early LA urban development can still raise a smile.

May be it’s just the human characteristic of making something simple suffers infinite complexity – in short, if anything can go wrong, it will. It’s like the knowledge that airplanes must at some point come chasing to the ground, but not before being forced to eat the rubber cardboard food with the urine substitute drink – and if you are really unlucky you may have to watch the movie, too!

The simple truth of the 20th century to a humorist is that we humans now rarely fear encounters with dangerous wild animals but instead battle with the simple improvements of everyday life from the telephone to the milk carton. The various roads to self-destruction or more chance to squash one’s humanity are at every corner of one’s town, street or home.

As we move into the new century our mechanical technology – which gave us the mixed blessing of processed cheese, food cartons sealed with super glue, leaking ballpoint pens, the answering phone, automatic doors that don’t work and the automatic phrase recorded and overplayed –“Have a nice day”– a new nemesis has already risen its electronic head – the computer.

Like the car and the phone at the turn of the 20th century, humanity has dedicated land, buildings, status and resources to the machines. Computers have promised greater contact, understanding and a luxury life style but like most myths, a sharp pin is needed to burst this self-inflated balloon. The lesson we should learn from the cartoonist and humorist – of the 20th century is that we can only make machines as stupid as ourselves – if not more so. Anyway, my computer calls “I’m commencing Victoria!” “I know I did log on in the right way!” Or “shut down” correctly. Please forgive me Victoria! Now I’m talking to a machine, but it talks back!

 

 

TAN ORAL

 

 

MİZAH DUYGUSU GÜLÜNÇ MÜ?

(Avoir le Sens de l’Humour est–ce Comique?)

 

İstanbul’da Boğaziçi sahilindeyim. Denize bakarak yürüyorum, bu yazıyı düşünüyorum bir yandan. Hava güzel. Boğaz köprüsü var karşımda. Üstünde bir yakadan diğerine karınca hızıyla geçen araçlar. Biraz ötemde muhteşem bir yapı görünüyor. Son Osmanlı padişahının sarayı. Dolmabahçe. Şimdi müze. Azametli kapısı, girip çıkan turistlerle dolu. Biraz sonra sarayın devasa bahçe duvarının önünden geçiyorum. Bu bir tarih. Duvarda, zamanın silip soldurduğu ama hala okunabilen bir slogan ve yetmişli yılların eski ihtilalci gençlik örgütlerinden birinin adı yazılı kalmış. O da bir tarih. Yürüyorum.

Cebimde mobil telefonum var. Onun içine gizlenmiş olan bana ait numarayı bilen herhangi bir kimse, dünyanın neresinden olursa olsun benimle konuşabiliyor. Ben de yürürken dilediğim kişiye ulaşabiliyorum. Evimde ve atölyemde de birer telefonum var. Onlara bağlı telesekreterler ben orada yok iken beni arayanların sözlerini kayıt ediyorlar. Ben yine yolda yürürken onları dinleyebiliyorum. Fakslarım da tıkır tıkır çalışıyor, rulo kağıttan dillerini makinadan çıkartıp üstüne yazılanları bana sunuyorlar. Bilgisayar ekranını açtığımda e–mail adresimde depolanmış mesajlar, görüntü ve sesler üstüme geliyor. Onlara karşılık verebiliyorum. Internette ise ihtiyacım olan ve olmayan tüm bilgiler parmaklarımın ucunda. Web sayfama rastlayan biri de benim tüm marifetlerimi orada izleyebiliyor.

Daha önce bunların hiçbiri yoktu! Peki ama, benim gibi bir çizerin bütün bunlara ne ihtiyacı olabilirdi ki? Evet bunların hiçbiri yoktu. Ve ben karikatür çiziyordum. Kendimce beğenmediğim, eksik ve sakat bulduğum dünyayı alaya alıyor, eleştiriyordum. O gün olmayanların, yarın olmasını istiyordum. Özlediğim mutlu dünyanın barış içinde gerçekleşmesini bekliyor, onu engelleyenlere ve geciktirenlere karşı öfke duyuyordum. Sonra öfkemi çizgiye döküyor, neşemi buluyordum. Ülkemdeki ve dünyadaki başka çizerler de öyle yapıyorlardı.

Peki istenilenler oldu mu dersiniz? Hem evet, hem hayır!

Ben bir Yirminci Yüzyıl insanıyım. Onun ilk yarısı içinde doğdum. Bu yüzyılın ikinci yarısında yaşanan tüm sorunların tanığı, kurbanı ve belki de sorumlularından biri oldum. Karikatür de, bence bir Yirminci Yüzyıl sanatıdır. Belki doğumu Ondokuzuncu Yüzyıla kadar uzanabilir? Ama karikatür sanatının gençliği, serpilmesi, yetişkinliği ve işlevsel etkinliği benim yüzyılıma ve onun ikinci yarısına denk gelir. Yirminci yüzyılın ikinci yarısı, yani İkinci Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımının ardından yaşanan elli yıllık hızlı dönemdir. Steinberg işte bu dönemin ilk önemli ve güçlü çizeridir. Tüm çağdaşlarını derinden etkilemiştir. Onun yeni dünyada ortaya çıkması ise bir rastlantı olmamalı. Çünkü Amerika 2. Dünya Savaşı’nın galibidir. Vip (Virgil Partch) de oralıdır. Onlarla birlikte aynı dönemde çizgi çizen, Avrupa’dan Bosc, Chaval, André François ve Ronald Searle de bu sanatın klasik büyükleri arasında yer alırlar. Çizerler yirminci yüzyıl dünyasını eleştirdikleri kadar onun yaratılmasında da pay sahibidirler. Neşe işte buradan kaynaklanır ve paylaşılır. Türkiye’de de, Yüzyılın tam ortasında 1950’de, sonradan 50 Kuşağı diye adlandırılacak olan güçlü bir karikatür hareketi ortaya çıkar ve etkisini elli yıl sürdürür.

Bu elli yılda çok şey değişti. Dünyada da, ülkemizde de. Bu dönem boyunca iki kutuplu bir dünyada sürdürülen Soğuk Savaş, belki buna üçüncü dünya savaşı demek gerekecek, yine Amerika’nın galibiyeti ile sonuçlandı. Helsinki Sonuç Belgesi’nin imzalanması ile de bir yumuşama süreci başladı. İki kutuplu dünyayı birbirinden ayıran Berlin Duvarı yıkıldı. Sovyetler Birliği dağıldı. Küçülen dünyamız dört köşe olmaktan çıkıp, küreselleşmeye başladı! Refah ve barış güvencesi biraz daha arttı. İletişim teknolojisi, başdöndürücü bir hızla gelişti. Dedim ya, mesela benim bile telefonlarım ve bilgisayar ekranlarım birden bire çoğalıverdi! Tüm dünyada demokratikleşme hareketleri öne çıktı ve başarı kazandı. Muhalefet ve iletişim kanalları çok genişledi ve rahatladı. Ciddi suratlı yöneticiler çaptan düştü. Modern karikatür’e ve mizah’a duyulan o eski ihtiyaç azaldı. Dolayısıyla işlevleri de o oranda eksildi. Ama bir zamanlar basında patlama yapan mizah, sanki toplum yaşamının her alanına yayıldı ve doğallaştı. Modern Karikatür ise artık klasik oldu. Karikatür Müzeleri’ne yerleşti. Onun yerini eğlence ve Komik aldı.

Peki, dünya sorunları kime kaldı?

Bu soruyu kafamda evirip çevirerek yürümemi sürdürdüm. Yoruldum. Bir kafeye oturdum. Bu satırları yazmaya koyuldum. Karşı masada iki adam var. Beyaz gömlekli, kravatlı. Kısa saçlı, enseleri traşlı. Masalarında ara sıra çalan mobil telefonları duruyor. Şişkin lüks çantaları var. Kendileri de öyle. Puro içiyor ve aralarında konuşuyorlar. Çok ama çok ciddi suratları var. Hiç ama hiç gülmüyorlar. Gülümsemiyorlar bile birbirlerine. Sens d’humour yoksunu olmalılar. Onlarla oturup konuşabileceğimi, anlaşabileceğimi hiç ama hiç sanmıyorum. Ama biliyorum ki comics okuyorlardır. İşleri ile eğlenceyi birbirinden ayırmışlardır. Eğlenirken nasıl cıvık olabileceklerini tahmin edebiliyorum. Onlarsa bunun çok doğru bir şey olduğunu söyleyeceklerdir.

Dünya sorunları kime mi kaldı, diyordunuz?

Ben bir Yirminci Yüzyıl çizeriyim. Bunu nereden bileyim? Benim yarım asırdır uğruna çizgiler çekerek çaba gösterdiğim her ne varsa, bu dünyada, hepsi gerçekleşti!.. İstediğim herşey oldu!..

Yoksa 2000 yılında bunları yazdığım için çok mu komik oldum?..

 

 

IS IT FUNNY TO HAVE A SENSE OF HUMOUR?

 

I’m on the coast of Bosphorus in İstanbul. I’m walking while watching the sea. Meanwhile, I’m thinking of this essay. The weather is fine. The Bosphorus Bridge is right across me. I see vehicles passing rapidly from one coast to the other like ants. There is a splendid building near me. Dolmabahçe, palace of the last Ottoman sultan. It is a museum now. Its pompous gate is filled with tourists going in and out. A little later, I pass by the huge walls of the palace. This is history. A slogan and the title of a young revolutionist group of the 70s withered in time but still readable lingers on the wall. That’s history too. I walk on.

I have a mobile phone in my pocket. Anyone who knows my number can talk to me from anywhere in the world. I can reach anyone I like while I was walking as well. I have a phone at home, and one at my workshop. The answering machines attached to them record the messages of callers when I’m not there. And I can listen to those messages while I walk. My facs machines are ship-shape, they stick out their tongues of rolled paper and submit the writing copied on them. When I turn on my computer, messages, images and sounds stored in my inbox pour out. I can reply to them. At the Internet, all kinds of information are at my fingertips whether I need them or not. If anyone comes across my web page, he or she can see all my works there.

We had none of these before. But why does a cartoonist like myself need all these? Yes, we didn’t have any of them, and I drew cartoons. I was criticising and making fun of the world that was lacking and ailing in my opinion. Those we didn’t have then, I wanted the world to have them the next day. I was waiting for the happy world I yearned for to come true, raging at those who hindered or retarded it. Then I poured the rage into cartoons, and amused myself. Other cartoonists in my country and abroad did the same.

Do you think my wishes came true? Both yes and no.

I am a man of the 20th century. I was born in the first half of the century. I became the witness, victim and perhaps, the originator of all the problems experienced during the second half. I think, cartoon is the art of the 20th century. Its birth may extend to the 19th century. But the youth, growth, adulthood and functional activity coincide with my century and particularly its second half. Second half of the 20th century is the rapid period of fifty years experienced after the devastation of World War II. Steinberg is the most significant and powerful cartoonist of this period. He has deeply influenced all his contemporaries. I don’t think his emergence in the New World is a coincidence, because America is the victor of the World War II. Vip (Virgil Partch) is from there as well. European Bosc, Chaval, André François and Ronald Searle are among the eminent classical representatives of cartoon art who had been drawing cartoons during the same period with them. Cartoonists have participated in the creation of the 20th century world as much as they have criticised it. Delight is produced by this fact and it is shared. Even in Turkey, a powerful movement in cartoons, which would later be, called the 50s’ Generation began right at the middle of the century in 1950, and carried on its influence for fifty years.

Many things changed during those fifty years. Both at home, and around the world. The Cold War – perhaps it should be called the third world war – that continued through that period in the bipolar world, also ended in America’s victory. When the Helsinki Final Act was ratified, the alleviation process began. The Berlin Wall that separated the bipolar world was pulled down. The Soviet Union disintegrated. The world became smaller and lost its four corners starting to globalise. Wealth and peace sanctions increased. Communication technology advanced with an astounding speed. As I said, even the number of my phones and computer screens increased all of a sudden. Democratisation movements emerged and triumphed all over the world. Channels of opposition and communication expanded and became commodious. Serious looking administrators lost power. The old need for modern cartoons and humour diminished. In turn, their function declined in equal proportion. But the humour that had once exploded in the press, diffused and adjusted to all walks of social life. And modern cartoon became a classic. It moved into museums. Entertainment and the comic replaced it.

Then, to whom did we hand down earthly problems?

I kept on walking, playing with the question. I was tired. I entered a café, sat and stated to write these lines. There were two men sitting across me. They were wearing white shirts and ties. Both had a neat haircut. Their mobile phones lied on the table ringing once in a while. They had lavish, swollen briefcases. They were smoking cigars and having a chat. Their faces were much too serious. They never laughed. They didn’t even exchange smiles. They must have been deprived of a sens d’humour. I really don’t think I can talk and get along with them. But I know that they are comics readers. They probably distinguished their work and play time. I can imagine how shameless they can become when having fun. They would presumably say that this is the correct way.

You were asking who undertook earthly problems?

I am a cartoonist of the 20th century. How should I know? Everything I’ve been trying to correct by drawing cartoons for the past half century have come true! I got everything what I asked for!

Or have I become funny for mentioning all this in the year 2000?

 

 

ÜSTÜN ALSAÇ

 

 

20. YÜZYILDA ÇİZGİYLE GÜLMECE SANATLARI (Karikatür, çizgi roman)

 

İlk karikatürlerin Rönesans döneminde ortaya çıktığını biliyoruz. Onlar için kullandığımız sözcük de İtalyanca kökenli. “Caricare” bu dilde yüklemek, aşırı yüklemek anlamına geliyor. Anlaşılıyor ki, ressamlar eskizler yapmak için kullandıkları kağıtları çizimlerle dolduruyorlarmış. Bu eskizler arasında insan figürleri ile insan yüzleri de bulunuyor, bunların bir bölümü abartılı, hatta iyice deforme edilmiş biçimlerde oluyorlar. Bu tür çizimlerin gülünç yanları onları yapanların hoşuna gitmiş olmalı ki, ressamlar eğlenmek amacıyla da bu tür çizimler üretmişler. Karikatür sözcüğü de o zamandan beri gülünç çizimler için kullanılır olmuş. 

Karikatür bu ülkeden başka ülkelere geçmiş. Başlarda hala ressamların bir boş zaman değerlendirme aracı olduğu anlaşılıyor. İki etken onun bir anlatım aracı, giderek de bir sanat dalı olarak yaygınlaşmasını sağlamış. Bunlardan birincisi karikatürlerin izleyici bulması. Bir süre sonra tek çizimler olarak üretilmiyor, çoğaltılarak daha çok izleyiciye ulaşıyor. İkincisi, bunları üretenler giderek yalnız insanları değil, toplumsal olayları da konu edinmeye başlıyorlar, bu da bir tür eleştiri biçimi oluşturmaya başlıyor.

Bu nedenle 18. yy’ın ikinci yarısında İngiltere’de William Hogarth birden bire çok ünleniyor. Yapıtlarında toplumsal sorunları ele alıyor, ortam olarak onları çoğaltma olanağı veren kazıresim (oymaresim, gravür) tekniğini kullandığı için de bunlar elden ele dolaşıyor, hatta müşteri buluyorlar. Ünü öyle yayılmış ki, başka çizerler ona öykünmeye başlıyorlar, hatta kimi onun yapıtlarını çoğaltıp para kazanıyor. O da bu nedenle yaşamının son yıllarında bunlarla bir savaşıma girmiş, parlamentodan bir telif hakları yasasının çıkartılması için uğraşmış, sonunda da başarılı olmuş.

19. yy’da baskı tekniklerinin gelişmesi bu yeni anlatım aracının Fransa’da büyük bir popülerlik kazanmasına yol açıyor. Çizerler insanların,  özellikle de politikacıların davranışlarını, yerleşmiş toplumsal değer yargılarını alaya alan karikatürler yapıyorlar ve bunları gazetelerde, dergilerde, broşürlerde yayınlıyorlar. Bu da bu
eleştiri biçiminden hoşlanmayan yöneticilerin tepkisini çekmiş. Dönemin en ünlü çizerlerden biri olan Honore Daumier pek çok kez yargı önüne çıkarılmış, sonunda da bir daha politik karikatürler çizmemesi koşuluyla serbest bırakılmış.

Gülmece dergilerinin yaygınlaşmaya başlaması ile karikatürler de günlük yaşamın bir parçası durumuna geliyorlar. İngilizce’deki “cartoon” sözcüğü bu ülkede yayınlanan bir gülmece dergisi olan Punch’da çıkan bir dizi karikatürden sonra yaygınlaşmış. Bunlar bir türlü bitmek bilmeyen parlamentonun dekorasyon işlerini konu alıyorlar. Bu işlerde kartondan yapılmış şablonlar kullanılıyormuş, karikatür dizisi bunları diline dolamış. Bu karikatürlerin çok tutulması da bu adın yaygınlaşmasına yol açmış. Böylece konulu karikatürler bu adla anılırken portre karikatürleri de “caricature” adıyla sürmüşler.

Baskı tekniklerinin gelişmesi 19. yy’da başka bir gelişmeyi daha hazırlıyor. Bu, resimlerle desteklenmiş bir öykü anlatma. Bu tür öyküler çocuk dergilerinde çıkıyorlar ve çok tutuluyorlar. Önceleri Avrupa’da çıkan bu teknik Amerikalı çizerler tarafından da benimseniyor ve geliştiriliyor. “The Yellow Kid” (Sarı Çocuk) adlı bir dizi çizim çağdaş çizgi romanın başlangıcı olmuş. Zamanla uzun resim altı yazıları ortadan kalkıyor. Konuşmalar konuşma balonu adı verilen bölümlerde verilmeye başlıyor. Bu da çizgi ile yazının iç içe geçmesine, ikisinin birbirinden ayrılmaz bir bütün olmasına götürmüş, öyle ki, biri olmayınca ötekinin anlamı olmuyor.

Başlarda çizgi romanları karikatürcüler hazırlarmış. Amaçları da bunlarla gülünç bir öykü anlatmak olurmuş. O nedenle İngilizce’de çizgi romanı anlatan sözcükler gülünç, komik (çizgi bantlar) anlamına gelen “the funnies” ya da “comics, comic strips” gibi adlar taşıyorlar. Daha sonra, 20. yy’ın ilk yarısında daha ciddi konuları işleyen, örneğin dedektif, macera, bilimkurgu öyküleri anlatan çizgi romanlar ortaya çıkmaya başlamış. Bunlar genellikle daha gerçekçi çizimlere dayanıyorlar. Çok kısa bir süre içinde bu anlatım biçimi neredeyse bir endüstriye dönüşmüş.

Bütün bu etkenlerin günümüz karikatürünü hazırladığı anlaşılıyor. Karikatürün bir de biçimsel gelişmesi var. Genellikle pek çok ayrıntıyla, noktalama ve taramalarla, gölgelendirmelerle yapılan çizimlerden daha yalın, ayrıntılardan arındırılmış çizimlere doğru bir eğilim gözleniyor. Karikatürcülerin söyleyeceklerini daha ekonomik bir biçimde anlatmaları gerekmiş. Bunun nedenlerinden biri çizerlerin günlük gazetelerde çalışmaya başlamaları. Her gün bir karikatür yapmak durumunda olan çizerlerin artık ayrıntılarla, tarama ve noktalamalarla uğraşacak zamanı kalmamış.

“Çağdaş karikatür” diye adlandırılan çizimler İkinci Dünya Savaşından sonra ortaya çıkıyorlar. Saul Steinberg’in tek çizgiyle oluşturduğu çizimler hem izleyenlerin hem de çizerlerin büyük ilgisini çekmiş. Bunlar neredeyse tümüyle soyut çizimler, hatta bir bölümü bitirilmemiş bile, betimlemeden çok anıştırma amacıyla kullanılıyorlar. Steinberg bu çizgileriyle anılara, düşlere, düşgücüne sesleniyor, yapıtlarında simgesel öğelere yer veriyor. Çizimlerinde yazılı açıklamalara gerek duymuyor. Bu anlatım biçimi herkesi etkilemiş, kısa sürede yeryüzünün hemen her yerinde pek çok izleyici bulmuş.

Ama bu çizimler oldukça soyut iletiler içeriyorlar, okuyucuların bunları anlamak için kullanılan imleri, simgeleri çözmesi gerekiyor. Böyle bir anlatım biçimi ise bir öyküyü anlatmak, bir duygu ya da düşünceyi iletmek için çok sınırlı olanaklar sağlıyor. Onları çözüp anlamak için ön bilgilere gerek oluyor. Bu da ya çizimlerin karmaşıklaşmasına ya da kendilerini yinelemesine götürüyor. Çizimlerin gönderme yaptığı olayların da bilinmesi gerekiyor, bu olmazsa yalnızca çizimler onları anlatmaya yetişmiyor. Sonunda bu bulmacaları çözmekten sıkılan izleyiciler bu tür karikatürlere karşı ilgilerini yitirmeye başlıyorlar.

Kimi çizerler bu sorunu çözmek için birden çok çizim karesi kullanma yolunu seçmişler. Bir bölümü de neyi anlattıklarını belirtmek için basında çıkan haberlere gönderme yapma yolunu benimsemiş. Kısacası, çağdaş karikatür bir süre sonra çıkmaza girmiş. Kimi başarılı çizerler grafik sanatlarına özgü anlatım biçimlerine yönelmişler, Ronald Searle gibi ancak o tür çalışmalardan hoşlanan izleyiciler için yapıt üretmeye başlamışlar. Aralarında Bosc ve Chaval gibi ününün doruğundayken yaşamına son verenler bile olmuş.

Çizerlerin bir bölümü de çizgi romana yönelmiş. Bir karakter yaratarak anlatmak istediklerini onun çevresinde kurgulamaya başlamışlar. Bunların bir bölümü toplumsal olayların yalnızca gülünç yanlarını ele alırken bir bölümü de onlara eleştirel bir gözle bakmayı sürdürmüş.

Çizgi romanların sağladığı kimi yararlar var. Daha sürekli, daha esnek oluyorlar, bu da onlara daha yüksek bir anlatım gücü kazandırıyor. En önemlisi de, çizgilere bir devinim getirebiliyorlar. Sözlü, daha doğrusu yazılı anlatımı kullanabildiklerinden izleyiciler tarafından da daha kolay anlaşılıyorlar. Tek karikatürler fotoğrafa benzetilirse, çizgi romanı da filime benzetmek olası.

Doğal olarak bu olgu çağdaş karikatürü de etkiliyor. Eski sevilirlik düzeyine ulaşabilmek için o da çizgi roman tekniklerini benimseyip uygulamaya başlıyor. Çizimlerin altında yer alan konuşma ya da açıklamalar konuşma balonları aracılığıyla çizimlerin içine girmeye başlıyorlar. Birden çok çizim karesinin kullanıldığı anlatımlar yaygınlaşıyor. Çocukluklarında çizgi romanları tanımış olan izleyiciler de bu anlatım biçimini daha kolay anlıyor ve benimsiyorlar. Bu teknik 1970’lerin başından beri Türkiye’de giderek daha çok uygulanıyor ve büyük bir sevilirlik düzeyine ulaşıyor.

Burada da kimi öyküler yalnızca gülmece ağırlıklı oluyor, kimileri de toplumsal eleştiri amacıyla kullanılıyorlar. İkinci kümeye girenlerin pek çoğu bu anlatım aracını anlamsızlaşmış toplumsal tabuları yıkmak için de kullanıyorlar. Eleştirileri artık yalnızca yöneticilere, egemen güçlere yönelmiyor, aynı zamanda sokaktaki adamı da konu alıyorlar, onun çeşitli durumlar karşısındaki davranışlarını eleştirip gülünç bir biçimde açığa çıkarıyorlar. Böylece topluma sanki bir ayna tutuyorlar, onların yapıtlarında herkes kendinden bir şeyler buluyor, bir bakıma bunları izler ve onlara gülerken kendilerini, kendi zayıflıklarını eleştirmiş oluyorlar.

Doğal olarak eski anlatım biçimini, yani yazısız çizimleri, sürdürenler de var. Bunların bir bölümü daha değişik anlatım biçimleri arıyorlar, renk ya da tarama-noktalama yöntemleri kullanarak daha ilgi çekici çizimler oluşturuyorlar. İpek baskısı (serigrafi) gibi tekniklerden yararlananlar oluyor. Bunlar artık sürekli yayınlar için hazırlanmıyor, resim gibi daha çok duvarlara asılmak için yapılıyorlar. Sergiler açılıyor, yarışmalar düzenleniyor. Albümler biçiminde yayınlananlar da bulunuyor.

Türk karikatürcülerinin her iki alanda da oldukça başarılı oldukları gözleniyor. Tek kareli yazısız karikatürlerle çalışan çizerler uluslararası yarışmalarda ödüller kazanıyorlar. Çizgi roman tekniklerini benimseyenler de yurt içindeki dergi ve gazetelerde, özellikle de gülmece dergilerinde büyük bir sevilirlik düzeyiyle aranıyorlar, yapıtları kitap biçimine getiriliyor.

Kısacası, 20. yy karikatüründe iki eğilim kendini gösteriyor. Bunlardan birincisi karikatürün ayrıntılardan, tarama, noktalama ve gölgelendirmelerden arındırılması, çizimlerin yalınlaşması. İkincisi de karikatürün çizgi romana özgü anlatım tekniklerini benimsemesi.

 

*   *   *

 

Karikatürler ve çizgi romanlar düşsel, kurmaca bir dünya yaratıyorlar. Bunu yaparken de bir öykü anlatıyorlar. Bu öykü kısa, yani tek bir çizim karesi içine sığdırılmış olabileceği gibi görece daha uzun, yani birkaç çizim karesinden de oluşabiliyor. Bu öyküler salt gülmece amaçlı olabilecekleri gibi eleştiri amacıyla da kullanılabiliyorlar. Öyle ya da böyle olmaları onların düşsel bir dünya kurmalarını değiştirmiyor. Bunu sağlayan çizim ortamı. Bu ortamda her şey olanaklı, insanlar uçabiliyor, hayvanlar konuşabiliyor. Bu da insanların düşgücüne sesleniyor, hatta onların çocukluklarına dönmelerini, çocukluklarındaki olanaksız, saçma gibi gözüken düşlerini, oyunlarını anımsamalarına yol açıyor. Kimi zaman da bilinçaltlarındaki bir olguya sesleniyor.

Karikatürcüler ya da çizgi roman sanatçıları bu kurmaca dünya ve anlattıkları öykülerle bir duyguyu ya da düşünceyi iletiyorlar, bunları izleyicileriyle paylaşıyorlar. Bunların da insanlara mutluluk verdiği anlaşılıyor.

Küçük öyküler tek başlarına çok etkili olmayabiliyorlar. Bunların zaman içinde oluşturdukları birikim daha etkili oluyor. Giderek bir alışkanlık yaratıyorlar, aralarında tutkuya dönüşenleri, izleyicilerde bağımlılık yapanları da çıkıyor. Pek çok kimse beğendiği sevdiği bir çizerin yapıtını izlemeden, bir çizgi roman kahramanının o gün başına neler geldiğini öğrenmeden günlük yaşamına başlamıyor.

Karikatürler, çizgi romanlar büyük küçük herkese seslenebiliyorlar. Hatta aralarında yerellikten kurtulup evrensel bir seslenme gücüne ulaşanlar bile oluyor. Yarattıkları dünya kurmaca bir dünya ama içinde gerçek yaşama benzer pek çok öğe barındırıyorlar, böylece gerçek dünyanın, gerçek yaşamın bir aynası, düşgücü aracılığıyla değiştirilmiş bir yansıması oluyorlar. İzleyicileri onlarla bir yakınlık kuruyor, dışa vuramadıkları kendi duygu ve düşüncelerinin onlar tarafından dile getirildiğini görüyorlar. Kimi düşünürlerin karikatürleri, çizgi romanları toplumun bilinçaltı gibi görmeleri bundan geliyor.

Karikatür ve çizgi roman çok çabuk tepki verme olanağına sahip sanatlar. Bu nedenle de güncel konuları kısa sürede yorumluyor, eleştirebiliyorlar. Bu da onları çekici kılan bir başka özellik.

Hangi iletim ortamını kullanırlarsa kullansınlar, karikatürler ve çizgi romanlar bu özelliklerini koruyorlar. Günlük gazetelerde çıkabilecekleri gibi haftalık dergilerde de yayınlanabiliyorlar. Kendilerine özgü özel yayın ortamları olabiliyor. Toplu derlemeler biçiminde kitap olarak da yayınlanma olanağını bulanlar var. Büyük bir olasılıkla bundan sonra da olacaklar ve kurmaca dünyalar yaratmayı sürdürecekler. Belki de kullandıkları ortamlar değişecek, televizyon, bilgisayar gibi ortamlarda da yaygınlaşacaklar.

İnsanlar ve toplumlar var olduğu sürece çelişkili davranışlar da olacak. Sanatçılar da bunları yakalayıp yansıtacaklar. Büyük bir olasılıkla gelecekte de yalnızca onlarla uğraşmak eğlenceli olduğu için karikatür ve çizgi roman yapan ve izleyenler olacak. Bunların arasından onun anlatım olanaklarını eleştirel amaçlar doğrultusunda, bir duygu ve düşünceyi anlatmak ve iletmek amacıyla kullananlar da olacak.

Yeni teknikler geliştikçe, yeni ortamlar kullanıldıkça insanlar belki onların bir zamanlar beyaz kağıda çini mürekkebi ile çizildiğini unutacaklar. Tıpkı bizim de artık onların bir zamanlar kazıresimler biçiminde üretildiğini, taşbaskısı yöntemleriyle çoğaltıldığını düşünmediğimiz gibi. Ama gülünç çizgilerle bir dünya kurma, bir öykü anlatma sanatı yaşayacak gibi gözüküyor, çünkü insanların çok güçlü iki yanına, düşgüçlerine gülmece duyularına seslenebiliyorlar.

 

 

 

THE ART OF HUMOROUS DRAWINGS (Caricature, cartoon and comic strip) IN THE 20TH CENTURY

 

We know that first caricatures came to being in the Renaissance. Even the word we are using comes from Italian. “Caricare” means loading, over-loading in this language. Apparently, painters were filling their sheets with lots of sketches. These sketches would contain human figures and faces too, they had sometimes exaggerated or even distorted forms. Some of them must have had a funny side to them and painters must have enjoyed themselves by making that kind of sketches. And name caricature is used since then for funny drawings. 

From this country caricature found its way to other countries. But they were still a relaxing exercise of painters. Two things seem to have helped caricature or cartooning to develop itself into an artistic activity. First, they received an audience, that means, they were not single drawings anymore but they were reproduced to reach a broader audience. Second, the artists began dealing with social events, which have eventually become a kind of criticism.

That is why William Hogarth in England became popular in the second half of the 18th century. In his drawings he dealt with social problems and because he was using engravings as a medium he was able to reproduce more than one drawing which can be circulated. He was even able to find customers to sell them. He became so popular that other artists began to imitate his style. Some of them copied his works and made money out of them. It was not without reason that an artist like Hogarth had to fight for the establishment of legal regulations about copyrights in the later years of his career, and he succeeded at the end.

The development of printing techniques caused the new medium to be popular in France in the 19th century. Artists began to use caricatures and cartoons to criticize the behavior of people, especially politicians, made fun of the established value judgements in the society and these were published in newspapers, magazines and pamphlets. This received the reaction of the authorities, who did not like this kind of criticism. Honore Daumier, one of the most famous cartoonists of his time, has been brought in front of a court more than once and at the end he was set free only with the condition not to draw political cartoons.

With the establishment of humorous magazines cartoons became a part of the daily life, a part of the culture. The name “cartoon” was coined in England, after a series of humorous drawings that appeared in Punch, one of the most popular humorous magazines in this country. They were making fun of the delayed work in the parliament, which was using stencils out of thick paper, called cartoons, to bring ornaments on the walls. Since then humorous drawings of situations are called cartoons while humorous drawings of human faces retained the name caricatures.

There is another parallel development to this in the 19th century. It depends on telling a short story supported with drawings. They first appeared in children’s magazines and received great popularity. This technique which was used in Europe, has been adapted and developed by American artists. A series of funny drawings called “The Yellow Kid” seem to be the starting point of modern comic strips. The long text under the drawings at the beginning disappeared, speech balloons were introduced which made the drawing inseparable from the written word. They would have a meaning only when both of them were together.

Comic strip artists were cartoonists at the beginning. Their objective was to tell a funny story with drawings. That is why there are names like “the funnies” or “comics, comic strips” for this new medium. Only at a later stage, in the first half of the 20th century, stories appeared which were dealing with more serious subjects like detective stories, adventure, science fiction, etc., leaning on more or less realistic drawings. In a very short time, this medium has developed itself almost into an industry.

All these aspects seem to have an influence on the development of modern cartoons. There is also a formal development of cartoons. There seems to be a tendency from rendered pictures with lots of details towards one line drawings containing less and less details. Cartoonists had to be more to the point, they had to express themselves as economically as possible. The reason for this must be that they were engaged by newspapers and had to deliver a cartoon every day. They had no time for rendering and details anymore.

What we call “modern cartoons” appear after the Second World War. The sophisticated line drawings of Saul Steinberg attracted the attention of the readers as well as cartoonists. These drawings were almost totally abstract, some of them were not even finished, they would just indicate and not describe. Steinberg was referring to memories, dreams, fantasies in these drawings by making use of symbolic elements, without the need of captions. This has fascinated everyone and found followers everywhere.

But these drawings contained abstract messages that required to be deciphered by the reader. Such a style had limited possibilities of telling a story, of sharing a thought or a feeling. It required some kind of knowledge to understand the symbolic language of these drawings, which became either more complex, or had to repeat themselves. The events they were referring had also to be known, if this was not the case the drawings would contain no clues about them. Readers who did not understand the point of these cartoons lost their interest in solving such puzzles.

To solve this dilemma some of the cartoonists chose to make use of more than one panel in order to be able to make their points. Some had to remind the events they are dealing with by making a reference to the news in the press. In short, modern cartoon found itself in a crisis. Some successful cartoonists developed graphic-artist-like attitudes for only a specific readership like Ronald Searle; there were even some suicides as was the case with Bosc or Chaval.

And some cartoonists moved over to comic strips. They created a character around which they could create situations that would enable them to say what they liked to tell. Some went on to emphasize the humorous side of social events, some chose to be more critical to these issues.

 

Comic strips had some advantages. They could be continuos, more flexible. This increased their strength. And most of all, they could bring movement into drawings. Because they could rely on spoken word, they were more understandable. If single cartoons can be compared with photographs, comic strips can be compared with films.

This had a direct influence on the so called “modern cartoons”. In order to regain its popularity, it began to apply comic strip techniques. Captions or dialogues, which had their place under the panel, were brought up into speech balloons. Strips consisting of more than one panel became more popular. The readers who were more familiar with this style from the comic strips of their childhood and accepted them more readily. This technique was applied in Turkey from the early 1970’s onwards and achieved great popularity.

Again, there were some which were meant to be humorous and some which chose to be social critical. Many of those from the second category began to break up various taboos which became meaningless, they did not only criticize politicians or the ruling classes, they also made fun of ordinary people, the man in the street so to say, in order to be able to criticize his behavior in various situations. It was like a mirror, everybody found something from him or her in such drawings and by reading and laughing at them they were criticizing themselves or laughing at their own weaknesses.

Of course those who preferred to continue working in the old fashioned way, that is with one-line drawings and no captions, did so. Some of them tried to find more sophisticated ways of expressing themselves by introducing color or other graphical rendering techniques. Some tried to apply silk-screen techniques to their drawings. Such drawings were not prepared for periodical publications, they were meant for hanging on walls like paintings. There were exhibitions of such drawings, competitions were held and some of them even found publication in form of collections.

Turkish cartoonists seem to be quite successful in both fields. Those who continue to work with one-panel-no-caption cartoons win prizes in international competitions. Those who work with comic strips had and still have a great popularity in the domestic press, especially with the weekly humorous magazines.

In short, the development of cartoons show two tendencies in the 20th century. The first one is to reduce details and renderings in the drawings. The second one is to apply comic-strip techniques.

 

*   *   *

 

Cartoons and comic strips create an imaginary world with their drawings. This may be a very short one, consisting out of a single panel. It may also be a little bit longer, using more panels. These stories may be humorous or more or less serious. This does not change the fact that they all create an imaginary world. This is because cartoons and comic strips use drawings. Everything is possible in them. Human beings can fly, animals can speak. This applies to the fantasy of human beings, it makes them return to their childhood, remind them of their seemingly impossible dreams and games at that time. They may even recall something from their unconscious mind.

Cartoonists and comic strip artists communicate a feeling or a thought through their work, share them with their readers. And this seems to give happiness to human beings.

As single drawings or a series of drawings they may not have a very strong effect. Their cumulation through time is stronger. Some of them are even addictive, to read them becomes a passion. Many people do not start their day without taking a look at the work of their favourite cartoonist or without acknowledging what their comic strip hero has done on that day.

Cartoons and comic strips can speak to everyone, child or grown-up. Some of them loose themselves from their localities and can receive a global appeal. Their world is perhaps an imaginary one, but it contains many similarities with the real world. And this makes them into a reflection of the real world, it becomes a mirror distorted by imagination and fantasy. Their readers feel themselves close to them, see that thoughts and feelings they are not able to speak out, are expressed by them. That is why some philosophers think that cartoons and comic strips reflect the subconsciousness of a society.

Cartoons and comic strips have the ability to react very quickly. Because of this, they can interpret and criticize actual themes in a very short time. This is also what increases their appeal.

Whatever medium they may use, it does not change these properties of cartoons and comic strips. They may appear in daily newspapers, in weekly magazines, they may have publications dedicated only to them, they may appear even in book form as collections. They will probably continue to live and spread out to new media such as television and computers.

As long as there are human beings with their societies, there will be contradictory behaviors. And there will also be artists who will take snap-shots of them. Probably, there will always be some who just make humorous drawings for the fun of it, for entertainment and for others to enjoy. And there will be others who will try to use them to support their thoughts and ideas, to convey their feelings, to criticize people and events.

When new techniques are developed, people will probably forget that cartoons and comic strips were once drawn with black ink on white paper, just like ourselves; we do not think that they were once engravings reproduced by lithographic techniques. But, the art of creating an imaginary world and telling stories with the aid of funny drawings will probably continue to live. Because they are able to speak to two senses in human beings: Humour and fantasy.

 

 

JOHN A. LENT